21 Eylül 2010 Salı

Kitaplar, İnsanlar, Yalnızlık...

"Yoksul insanlar, düşünceye dalmışlarsa rahatsız edilmemelidir. Bakarsınız düşündükleri şeyi bulurlar."

Akşam namazına durduğum sırada bir ses duymaya başladım; galiba kaval. Namazdan sonra, nedendir bilmem, biraz korkakça cama, salonun camına yaklaşıp perdeyi oynatınca karşıdaki adamı gördüm: Okulun duvarı önüne bağdaş kurmuş. Yemen Türküsü'nü çaldı bir ara. Şimdi ise başka tanıdık ezgiler... Perdeden adamı görünce aklıma Rilke'nin yukarıdaki sözü geldi. Zaten Zweig okurken bir Rilke havasına bürünmüştüm.

Rilke'yi özledim galiba; her ne kadar az tanıyor olsam da, hatta tanımıyor olsam da! İnsan tanımadığını özler mi? Belki de onunla tanış olmaya duyulan bir özlemdir bu. Kitaplar! İçlerinde hep ayrı bir dünya: Bazen bir kahraman olmak, belki de kendi kendinin kahraman(Malte?)- hero of my own life- Charles Dickens mı söylüyordu bunu? Evet!
Sana Zweig'in bir cümlesini yazıyorum, birkaç cümlesini:

*Biraz çalıştım, kitaplar ve sessizlik. İnsanlardan kaçar oldum; ama buna pişman değilim. (Aklıma Cemil Meriç geldi: Kitaplar, kadınlar, şehirler, metruk kervansaraylar gibi boş. Onları dolduran senin kafan, senin gönlün.)

*Dış yüzeyleriyle yaşayan, içleriyle bomboş olan insanları görmek ne acı. Üstelik bu insanlar zamanımızın sözü geçen kişileri. Şu öğüdü unutmamalı: Her zaman en iyi insanlarla görüşmeli, bunun dışındakilerle görüşmek alçalma sayılır. Ve yalnız kalmalı, çalışmalı. Belki kadınlarla oyalanmak olabilir. Ama 'ilişki' yok. Yalnızlık, yalnızlık! Bunu öğrenmeliyim. Zamanının geldiğini hissediyorum.

Yalnız olmadığımı hissediyorum bunların(kitaplar, sözler, kahramanlar,...) içinde, ölülerle yaşamak! Benim için yaşı olmayan insanların yanında da böyle hissediyorum, ister o doğalı 70 yıl geçmiş olsun ister 7, ölülerle mutlu olmak, konuşan ölülerle! Belki de hayatımdaki sayılı diriler, gerçek diriler. Dünyevî bir cennet; herkes aynı yaşta! Çünkü kitapların yaşı yok. Olmalı mıydı?!

Bence bazen kitapların dili de yok: Bugün kütüphaneden T.S. Eliot aldım ve bütün şiirleri şöyle bir gözden geçirdim; birçok yabancı kelime; ama hepsi de aşina. Evet, 'tastamam' bu kelime: aşina! Kitaplar hep böyle benim için-hangi kitaplar(Cemil Meriç gibi mi yazmaya çalışıyorum?)- Marquez, Satre, Hilmi Yavuz, Kundera, Rilke, Cemil Meriç, Zweig,... Aşk oluveren bunlar işte!

29 Ağustos 2010 Pazar

Baston

Doktor Juvenal Urbino, genç bir bayanın kolunda görmüştü Victor Hugo'yu. Çok yaşlıydı ve yürüyemiyordu, muhtemelen de merdivenlerden inmeye çalışıyordu genç bayanın yardımıyla. Dr. Urbino da -bundan yıllar sonra- bir merdivenden düşüp ölmüştü. 81 yaşındaydı ama inmeye çalışmıyordu, merdiven ayağının altından kayıp gitmişti sadece. Yıllar öncesinden belki de ona seslenmişti Hâşim:

"Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden"

Kanlıca'nın ihtiyarları nasıl ki bir bir hatırlarsa geçen son baharları Hâşim de öyle ağır ağır çıkar merdivenlerden.Oysa otuz beşinde bile yoktur; zaten daha ileri bir yaşta olsaydı merdivenlerden iniyor olurdu:

"İniştir yavaş olan, çıkış değil..."

Hatırlamak adım atmaktır öyleyse; ağır ağır adımlarla bir bir görmek zaten görülmüş yerleri...Belki de gençliği lale seslerinden sormak demeliydim çünkü artık leylaklar solmuştur, onlar ancak ölümü anımsatır bu saatten sonra. Ölüm anımsanır mı gerçekten?

Çelebi, adımlarından bahsederken

"eskileri çocuk
şimdikiler ihtiyar"

diyordu. Çocukluğunu sormuştu demek ki lale seslerinden; hâlbuki o da henüz otuz beş bile yoktu "şimdikiler ihtiyar" dediğinde.

İhtiyar adımlar...Baston...

Bastonları var mıydı acaba? Ceviz ağacından oyulmuş yılanlar, Danyal oğlu Hasip'in sevgilisi gibi gizli saklı hepsi de. Böğründe silinmez bir kara leke bırakırlar ihtiyarların: Ağır aksak adımlar ama bu sefer ölen Danyal oğlu Hasip'tir, sevgilisi değil:

"...kendini bir kadının kolunda taşıtmak zorunda kalacağı o aşağılık yaştan korktuğu kadar ölümden korkmuyordu artık."

Fermina Daza yakmış mıydı Dr. Urbino'nun bastonunu? Peki, Victor Hugo'nun bastonu var mıydı? Belki de...

***
bu da benim Baston'um olsun Beyatlı'dan aldığım ya da Beyatlı'ya aldığım

baston

beyaz bir kuştur sonbahar
basamaklar sararırken
nazlı kasım sonlarında
anımsanır zaman zaman
sağılmadan solan leylak
harab olmuş bu yollarda
ağır aksaktır adımlar
ve yorgundur kimi zaman

ceviz bir bastondur şehir
cadde cadde gençliğini
düne küskün kapılarda
lale seslerinden soran
uzak bir sondur bekleyiş
kısalan bu macerada
hatırlara o Söz gelir
bir eylül sonundan kalan

(2008)

24 Temmuz 2010 Cumartesi

Zor zamanlar, Peyami ve Bir Zaman Birimi Olarak Kitap

ÖSS yıllarından arta kalanlar;
Uyuyamıyorum. Hayal de kuramıyorum, ağır geliyor hayal kurmak, zor. Dolayısıyla şu an yalnızım aynı zamanda bir mesleğim de yok ve okumuyorum da; özetle neysem(?) oyum. Çileden çıkaran bir hâl bu. Tek kurtuluşum var: Peyami; ama o da yok yanımda. Neden hep zor zamanların kurtarıcısı oluyor o; daha doğru bir söyleyişle en zor zamanların ya da neden sadece en zor zamanlarımda hatırlıyorum onu? Vefasızlık mıdır bu? Belki de cevabı sadece en zor zamanlarımda Yalnız(...) olmamdır. İngilizce çalışmam lazım ama yorgunum ve istemiyorum. Tembelim. İtiraf etmem gerekir ki şu an İngilizce en çok dert ettiğim şey; sınav sonucumdan bile çok. O da belirsiz. Çok da iyi değildi gerçi. İnsanı en çok boğan belirsizlik oluyor; geçmişin, geleceğin, şu anın belirsizliği. Hepsi berrak bir havada nefes alamamak kadar acı veriyor insana. Havayı içime çekiyorum ama hissedemiyorum. Ölebileceğimi düşünerek tekrar deniyorum bunu, yok, sadece bir boşluk yalnız ilginç olan bir şey var, ölmüyorum. İnsan nefes almadan nasıl yaşar?
***
Kâğıdı biraz uzaklaştırarak şöyle bir baktım. Acı ama gerçek, yazımda zerre kadar bir simetri yok. Hatta takıntılı birisi için fazla can yakıcı 'y' lerim ve 'z' lerim. Kuyrukları fazlasıyla sakar ve çirkin bir kadının, her an düşecekmiş gibi attığı çarpık adımları andırıyor. Kalemiyle müsemma bir yazı. Ne kadar üzücü bir cümle bu.
***
Geçen günlerde gördüğüm bir rüya, bir kâbus, bana rüyalarımı düşündürttü. Rüyalarımdan biraz garip etkileniyorum galiba. Onları hissediyorum ama hissettiğimi hissetme çabası gibi bir şey oluyor bu daha çok. Yani o bahsettiğim boşluk.
Neden hiçbir şeyim berrak değil benim? Dur ama var galiba bir şey. Hayallerim evet, hayallerim. Çok net ve ayrıntılı hayaller kuruyorum ama onlar da gerçeklerle ( zaman zaman da rüyalarla) karışıyor zamanla. Yaşadığım, okuduğum, duyduğum, gördüğüm şeyler miydi bunlar yoksa hayallerim miydi demek hiç de berrak değil.
Birdenbire berrak kelimesini ne kadar çok kullandığımı fark ettim, bu kelimeyi de yeni fark ettim hatta(bir kelimeyi fark etmek?). İlginç değil mi, önceden bulanık derdim berrak değil yerine. Galiba son zamanlarda pek Hilmi Yavuz okumuyorum. Sanırım yazdıklarını da şimdi anladım, "Şair sadık okurlarıyla birlikte yaşlanıyor."* demişti. Ben bunu tersinden okuyorum şimdi, "sadık okur şairle birlikte yaşlanıyor" ve bu yaşlılığın zaman birimi ne yıl ne ay ne gün ne de saniye, bu yaşlılığın zaman birimi kitap.
*Hilmi Yavuz'un yazısı için: http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=823960

Karşı Komşum: Hasta Bir İhtiyar

Salonda yürürken karşı apartmanın ikinci katı dikkatimi çekti. Bir oturma odasının perdesi açıldı yaşlı olduğu belli olan birisi tarafından, hafif kambur. Salonun perdesini hafifçe kaldırıp oraya baktım. Yeşil bir pijama var üzerinde; kışlık, koyu yeşil. Saçları tamamen dökülmüş. Yüzü şiş gibi geldi, kanser galiba, kemoterapi gören bir kanser hastası. Sallana sallana yürüyor, biraz da ağır ağır. Oturduğu zaman perdenin arkasında kaldığı için göremiyorum ama çok da oturmuyor zaten; oturamıyor. Birkaç kere dolaştı küçücük odada. Tıpkı bir kanser hastası gibiydi. Her oturduğunda acaba bir daha kalkar mı, diye bekledim pencerenin önünde. Kendimi bir an insancıklardaki yaşlı adama benzettim. O da bir genç kızın perdesini gözlüyordu ama onlar birbirlerinden haberdardılar ve yaşlı adam hastaydı. Her ne kadar özne ve nesne değişse de ;bu sefer de yaşlı adam hasta ve zor hareket ediyor. Kendini eve kapatmış. Zaten bir yan odanın ve onun yanındaki odanın da güneşlikleri sıkı sıkı çekilmiş. Yıllardır açılmayan bir odayı andırıyor yan oda, Tanpınar' ın bahsettiği "çocukların odası". Tıpkı bir hayalci gibi yaşlı insanlar da kasten daraltıyorlar hayatlarını galiba.
Acaba ben bir hayalci olduğum için mi yaşlı hissediyorum kendimi? Tıpkı anılarıyla yaşayan bir yaşlı gibi. Anılarla hayaller karıştı birbirine... Yaşlılar da hayal kurarmış!!!

***
Ben bunu yazdıktan birkaç gün sonra perdeler kısa bir süreliğine açıldı. Yaşlı adamın eşi- kısacık gür saçları olan, muhtemelen yetmişlerini sürüyor o da, hafif topluca, pamuk gibi bir kadın- oturma odasının penceresinden sokağı izledi biraz ve sonra tam camın karşısına düşen tek kişilik koltuğa oturdu... Bir şeyler söylüyordu eşine... Kim bilir belki anılarından söz ediyordu belki de hayallerinden...

Ölümü Çocuklarla Anıtlaştırmak ve İdam Mahkumları

"Her yerde, Elbe'nin doğusunda, çocuklar izci adı verilen derneklerin üyesidirler. Boyunlarına kırmızı bir eşarp bağlarlar, büyükler gibi toplantılara giderler ve bazen enternasyonal'i söylerler. Zaman zaman tanınmış bir kişiye 'onur izcisi' payesini verirler ve boynuna kırmızı eşarp bağlarlar. Büyükler bunu pek severler ve ne kadar yaşlıysalar, tabutlarına bağlanacak bir kırmızı eşarbı çocukların elinden almak onlara o kadar zevk verir."(Gülüşün ve Unutuşun Kitabı)


Çocuk ve tabut... Ölümü çocuklarla anıtlaştırmak mıdır bu? Arkada birilerinin, ondan bahsedecek birilerinin-yaşı ne kadar küçükse bu birilerinin o kadar iyidir- oluşu ya da kalışı pek sev(mek) için yeterli olabilir mi yaşlılığı? Onur izcisi olmak yaşlı olmak demektir ne de olsa ve yaşlı olmaksa biraz daha ölüm... Kimbilir, yeterlidir belki de. Tabuta bağlanacak bir bez parçasının sadece bir bez parçası olmadığı hatta belki de bütün bir hayat anlamına geldiği bir mevsim olsa gerek ihtiyarlık...




"idam mahkumlarıdır aslında ihtiyarlar

ölüme koşullanmış bütün davranışları"


23 Temmuz 2010 Cuma

Kundera ve Rilke: Bir İş Olarak Ölüm

"Ölüm korkunç bir uğraştır. Babam günlerce ateşler içinde can çekişti ve bana çalışıyormuş gibi geldi. Ter içindeydi ve bütünüyle can çekişmesine vermişti kendisini, sanki ölüm, gücünün üstünde bir şeymiş gibi. Yatağının yanında oturduğumu bile bilmiyordu, benim varlığımı bile görecek halde değildi, ölüm için uğraşması onu öyle yormuştu, uzak bir hedefe varmak isteyen bir binicinin atının üstündeki hali gibi kendisini öylesine bu işe vermişti ki, artık en küçük bir gücü bile kalmamıştı."*

Kundera'nın ölüm için söyledikleri Rilke'yi anımsatıyor. Rilke de ölümün yapılan bir iş, çalışma olduğunu söylüyordu:

"Rastgele ölüyorsunuz, çektiğiniz hastalığın ölümüyle ölüyorsunuz (çünkü bütün hastalıklar bilineli beri, çeşitli ölümlerin insanların değil, hastalıkların eseri olduğu belli bir şey; hastalar için yapacak kalmadı adeta)."**

Yalnız, farklı düşündükleri bir yer var: Rilke hasta birinin ölümünde işi hastalığın yaptığını söylerken Kundera hastanın çalıştığını söylüyor. Yani ölüm ortak nesne ancak özneler değişiyor.


Rilke : (hastalar için yapacak iş kalmadı adeta)>(işi hastalık yapıyor)
: hastalık : ölüm

Kundera : (Babam...çalışıyormuş gibi geldi)>(işi baba/hasta yapıyor)
: hasta : ölüm



*Milan Kundera, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı, çev.Erhan Bener, İstanbul: Can, 1991, s. 199.
**Rainer Maria Rilke, Malte Laurids Brigge'nin Notları, çev. Behçet Necatigil, İstanbul: Can, 2007, s. 12.

20 Temmuz 2010 Salı

Hâşim: Sıradan Bir Hayalci

Beyaz Geceler, Hâşim'i anlatıyor. Hayatını kasten daraltan adamı...

"Hayalci için; insandan çok bir yaratık desek daha uygun olacak galiba. Oturmak için genelde uzak yerleri tercih ederler. Gün ışığından kaçmak istercesine oralara sığınırlar. Gittiklerinde de kene gibi yapışıp ayrılmak bilmezler. Bu açıdan bakıldığında tıpkı bir kaplumbağayı andırırlar. Işıksız, puslu, tütün kokusu sinmiş ve mutlaka yeşil badanalı evlere olan bağlılığın sebebi nedir? Neden bu tuhaf adam, yıllar geçtikçe azalan ve az sayıda kalan arkadaşlarından biri kendisine uğradığında, onu utanarak, kızararak ve mahcup bir şekilde karşılar dersiniz?"(Beyaz Geceler)

Beşir Ayvazoğlu Tanpınar-Dostoyevski benzerliğini yazmıştı(İki Meteliksiz: Dostoyevski ve Tanpınar, Zaman); özellikle de para konusundaki benzerliklerini. Ne dersiniz; Hâşim(hayalci) üzerine yaptıkları yorumlar da benzemiyor mu-Dostoyevski her ne kadar Hâşim'i tanımasa da-?

-Hayatını kasten daraltan adam,
-Hâşim gözleriyle, galiba biraz da derisiyle yaşardı.(Tanpınar)

Ha deri ha yeşil badanalı evler; ne fark eder? Evinden çıkmayan birisi-bir hayalci için ikisi de aynı şey değil mi? Kimbilir belki de yeşil badanalı evler kaplumbağalardır...

Gözleri de pusludur Hâşim'in. Öyle olsun istiyordu(r); komşunun çirkin kızını güzel hayal edebilen gözler...(Hayali bile gözleriyle Hâşim'in!)

***

Aşırı bir yorum muydu bu?
Bilemiyorum, belki de...

Evet, Hâşim sıradan bir insan değildi; ama sıradan bir hayalciydi galiba.
Evet, Sıradan bir hayalci.

Beşir Ayvazoğlu'nun yazısı için:
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=669620&keyfield=6D6574656C696B73697A