(2010)
Bilet almak için sırada
bekliyordum. Dört arkadaş korku tüneline girecektik. Kızlar trenden yeni
inmişlerdi. Bense gondolun sersemliğini atamadığımdan kaldırıma oturup onları
beklemiştim. Fazla hareketli şeylerden korktuğum için korku tünelini ben
istemiştim; gondol iyi bir ders olmuştu bana. Sıranın başındaki yaşlı adam
işini bitirip de ayrılınca önümde yalnızca bir kişi kaldı ama parayı verip
bileti almaktan başka yapacağı bir şey olmamasına rağmen adamın işi bir türlü
bitmiyordu. Sinirlenmeye başlamıştım. Uyarmak
geldi aklıma ama adama şöyle bir bakınca korktum. Kirli sakallı, kirli yüzlü,
esmer; orta yaşların başında; ince, uzun bir adam. Üzerinde, zamanında
başkaları tarafından da kullanılmış ve taşıma nöbeti artık ona geldiği için
haftalardır, bir gün bile aksatmadan, sokaklarda sergilenmiş bir emanet
izlenimi bırakan, parlak, gri bir takım elbise.
Adamın biletçiyle olan konuşması kısa
sürede bir tartışmaya dönüşmüştü ve bu da bende bıraktığı izlenimi daha da kötü
bir hale getirmişti. Muhtemelen serserinin biriydi, cebinde de birkaç kuruştan fazlası yoktu.
Elindeki para anca iki bilete yetiyordu; kâğıt bir beşlik ve iki bozukluk; yedi
lira falandı galiba. Ama o ısrarla üç bilet istiyordu. Gondolda önümüze oturan
serseriler kadar genç değildi; muhtemelen yeğenleri, çocukları için alacaktır
biletleri diye düşündüm. Kızacak bir şey de yoktu aslında ama ben daha çok
sinirlenmiştim şimdi; madem parası yoktu niye geliyordu buraya, ayrıca
parklarda gezip tozana kadar bir işle uğraşsaydı parası da olurdu… Bir yandan
bunları düşünüp adama kızıyordum bir yandan da kulak kabartıyordum tartışmaya. En
sonunda adam iyice sinirlendi ve oyuncak arabaların olduğu yeri göstererek “Üçü
de küçük zaten, bir arabaya bile sığarlar.” dedi bozuk Türkçesiyle. Biletçi,
tavrını hiç değiştirmeden, mümkün olmadığını söyledi tekrar ve adam gişeden
ayrılıp oyuncak arabaların olduğu tarafa yöneldi.
Gözüm adama takılmıştı;
ne yapacağını merak ediyordum; tabi bir de bahsettiği çocukları. Biletçiye iki
bilet dedim, parayı bıraktım ve tekrar arabalara döndüm. Gişeden “Bir liranız
var mı?” diye bir ses geldi, algılayamadım ilk başta, sonra bozukluğu çıkarıp
verdim, biletleri aldım ve arabalara doğru bakarak gişeden uzaklaşmaya
başladım. Arkamdan önce “Hanımefendi!!!” diye bir ses duydum ardından da adım
söylendi. Bilet alan arkadaşlarım unuttuğum para üstünü uzattılar. Parayı
çantama koyarken gözüm adamın yanındaki üç çocuğa takıldı. Parayı koymaktan
vazgeçerek çantamı kapattım ve elimi cebime attım. Bozukluk arıyordum. Dört
liraya daha ihtiyacım vardı. Gişeye doğru ilerlerken çantamın ön gözlerini de
karıştırdım ama dört lira çıkmıyordu. O sırada, biletleri adama veremem diye
düşündüm, gururu incinir; üstelik bir de çocuklar vardı yanında. Hem ne
diyecektim biletleri verirken; biz arkadaşlarla bilet almıştık ama acil bir
işimiz çıktı, bunları çocuklar için kullansanız? Üç çocuk ve üç bilet; hiç de
inandırıcı değildi. Ayrıca adam beni gişede görmüştü. Hem parkta dolaşırken de
karşılaşabilirdik. Biletleri almaktan vazgeçtim. Aslında daha çok çantayı açıp
cüzdanı çıkarmak zor geldiği için vazgeçmiştim biletleri almaktan. Bahanem de
çoktu; cüzdandaki para bozuk değildi; bilet almak için tekrar sıraya girmem
gerekiyordu ve önümde bir iki kişi bile olsa kızları bekletecektim; sonra, biletçi
istediğim üç bileti o adam için aldığımı anlayacaktı ve benim hakkımda olumlu
şeyler düşünecekti ama böyle şeyler gizli yapılmalıydı; öte yandan biletçi bunu
gösteriş için yaptığımı da düşünebilirdi… Dedim ya, bahanem çoktu; hem
arkadaşlarım hem biletçi hem de adam vardı aklımda. Evet, evet; vazgeçmek en
doğrusuydu.
Arkadaşlarıma doğru döndüm; biletleri
almışlar ve beni bekliyorlardı. Tünele girmeyeceklerle birlikte sekiz
kişiydiler ve koyu bir sohbete dalmışlardı. Onlara doğru bir iki adım attım ama
aklım hâlâ çocuklardaydı. Olduğum yerde biraz bekledikten sonra elimi cebime
atıp çocukların olduğu tarafa yöneldim. Bir yandan nasıl yapsam diye düşünürken
bir yandan da cebimdeki parayla oynuyordum. Elim o kadar terlemişti ki
avucumdaki para bile ıslatmıştı. Parayı çocuklardan hangisine verecektim? İki
küçüğün boyları birbirine çok yakındı, yaşları en fazla üçtür diye düşündüm.
Büyük olansa altı civarında gösteriyordu. Üçünün de yüzünde esmere çalan bir
kir vardı. Sokaktan eve girmemekten olsa gerek, yüzleri gülümsedikleri
zamanlardan kalma güneş lekeleriyle doluydu. Babaları(?) yanlarına geldiği
zaman telaşlı bekleyişleri bir an için bir felaket resmi karaladı yüzlerinde
ama kısa bir süre sonra umut da eklendi bu telaşlı bekleyişe; babaları
arabaların başında, bekçiyle konuşuyordu. Bekçiyi ikna edememiş olacak ki üzgün
döndü çocukların yanına. Üç çocuk, gitmek istemediklerini hissettiren bir
yavaşlıkla takip etmeye başladılar adamı. Adam çocukların serzenişlerine
utancını, eksiklik duygusunu bastırmak isteyen bir sesle cevap verdi; öfkesini
çocuklardan çıkarıyordu. Bunun bir işe yaramayacağını fark edince, biraz da
sakinleşmişti aslında, çocukları mutlu etme çabası içine girdi. Onlara “daha
sonra” dediğini duyar gibi oldum. Belki de onlar için başka bir şeyler
bulacaktı parkta. Bugün onların günüydü besbelli. İki küçük, adımlarını
hızlandırdı; gülümseyen gözleriyle babalarına yetişmeye çalışıyorlardı; bir iki
dakika öncesini unutmuşlardı bile. Ama büyük olan arkalarında hâlâ yavaştı,
yüzünde de arabaya binememiş olmanın üzüntüsünden çok, kimseyi suçlayamamanın
verdiği sıkıntı vardı. Çaresizlik. Babasına kızarak bir şeyler söylemişti ama
sonra pişman olmuştu. Ne kadar yüzüne karşı onu suçlasa da suçlunun o olmadığını
çok iyi biliyordu. Bunları aklı az çok erdiğinden beri biliyordu zaten; babası
onları çok seviyordu ama istediği her şeyi alamazdı; eve gece geç saatlerde
gelmesi, onlara neredeyse hiç vakit ayıramaması hep onları sevdiğindendi, onlara
istediklerini alabilmek içindi. Babasına kızması hiç doğru olmamıştı, zaten
çocuklarını oyuncaklara bindiremediği için yeterince üzgündü adam.
Parayı küçüklere
veremezdim; hem babalarına çok yakındılar hem de ne kadar tembih etsem de
yanlarından bile ayrılamadan beni babalarına göstereceklerdi. Sonra adam parayı
geri verecek, utangaç ve mahcup bir şekilde teşekkür edecekti. Ya da
sinirlenecekti bana; “Biz dilenci miyiz?” diyecekti. En mantıklısı büyük
olandı, hem babasına hemen söylemeyecek, beni dinleyecek kadar aklı eriyordu,
hem de para aldığı için gururu incinmeyecek kadar küçüktü.
Yanlarına geldiğimde
büyük çocuk, babası ve küçüklerle yan yana yürüyordu. Dört kişilik bir dizi
oluşturmuşlardı ve bir başında babası diğer başında da o vardı. Kalabalığa
karışıp yanına gittim. Hafifçe eğilip “Bakar mısın?” dedim. Ürküp biraz geri
çekildi. Şaşkın şaşkın yüzüme bakıyordu. Elimdeki parayı uzatarak “Bunu sana
versem?” dedim; “Ama babana söyleme.”. Adamın fark etmesinden korkmama rağmen
çocuğa gülümsüyordum. Tanımadığı birisi muhakkak korkutacaktı onu ama küçük bir
çocuğun, üstelik babasının da pek parası olmayan, parayı kabul etmeyeceğini pek
zannetmiyordum. Almak istediği bir sürü şey olduğundan emindim. Ama çocuk
parayı eliyle itti ve benden kaçıp babasına biraz daha yaklaştı. Tam babasının
pantolonuna sarılacaktı ki fark edilmekten endişelendiğim için, hızlı adımlarla
yürümeye başladım; kaçtım. Çocuk beni göstermiştir korkusuyla da arkama bile
dönüp bakmadım.
Yanlarına gittiğimde
kızlar “Neredeydin?” der gibi bakıyorlardı. Beni görmemiş olmalarını ümit
ederek sorulan soruları “Hiiç!” diye geçiştirdim ve korku tüneline girdik.
Zeynep ve ben aynı arabadaydık. Zeynep, her ilginç bir şey görüşümüzde çığlık
atıyordu. Bense tepkisizdim. Yüzümde sabit ve boş bir gülümseme vardı. Ara sıra
içimden çığlık atmak gelmesine rağmen zorla gülüyordum, yüz kaslarım ağrıyordu.
Çıkışta alnıma çarpan süpürge beni zıplattı ve küçük bir çığlık… Kapı
açıldığında, biraz müstehzi bir edayla, kızlara Zeynep’i anlatmaya başladım.
Çocuğu unutmak istiyordum. Kafamı dağıtmalıydım.
O gün parkta bir iki
saat kadar daha vakit geçirdik. Gözüm hep onları aradı ve keşke biletleri alıp
verseydim dedim. En azından oyuncakların başındaki bekçiye kendi ikramıymış
gibi davranmasını söyleyerek biletleri verebilirdim. O zaman hiçbir sorun da
çıkmazdı. Aslında büyük bir sorun yine olacaktı; asıl sorun da oydu zaten: Kim
çantayı açıp da cüzdanı çıkaracaktı? Dört
lira için değmezdi bu kadar zahmete. Hem babalarının niye parası yoktu ki;
çalışıp kazansaydı? Ne işi vardı buralarda, o çocuklar pekâlâ sokakta da
oynayabilirlerdi.
***
Akşam eve trenle
döndüm. On yıl olmuştu herhalde trene binmeyeli. Yer olmadığı için ayakta
kaldım. Yüzüm cama dönüktü ve önümde esmer, yüzünde güneş lekeleri olan bir kız
oturuyordu. Başını cama dayamıştı ve uykulu bir hali vardı. Yüzü en fazla on
iki on üç göstermesine rağmen dağınık topuzu ve bir süre önce sarıya boyanmış
kahverengi saçları yılların yorgunluğunu bir tren penceresinden atmaya çalışan
ihtiyar bir kadın gibi gösteriyordu onu. Kıyafetleri, ayakkabıları, el çantası,
bavulu, tokası… Hiçbiri yeni durmuyordu. Ya bir komşu, akraba tarafından
verilmiş ya da arttırılan okul harçlıkları ucu ucuna yetiştirilerek alınmış
eşyalardı muhtemelen; salaş, ucuz, eski, uyumsuz, yıpranmış… Aklıma parktaki
çocuklar geldi. Onların kıyafetleri de böyleydi. Ama henüz böyle yorgun
değillerdi. Ne de olsa parka eğlenmeye gelmişlerdi. Uzun süreden beri vakit
geçiremedikleri babaları getirmişti onları. Bir ara moralleri bozuldu ama…
“Bunlar için değmez o
kadar zahmete.” demeseydim içimden o gün onların günü olacaktı besbelli ama bir
çocuk gülümseyişinin kimliği olmadığını nereden bilecektim ki ben. Yüzümde ne
güneş lekeleri vardı ne de esmere çalan bir kir.
O gün benim günümdü
besbelli.