27 Eylül 2012 Perşembe

GÜNEŞ LEKELERİ


(2010)

Bilet almak için sırada bekliyordum. Dört arkadaş korku tüneline girecektik. Kızlar trenden yeni inmişlerdi. Bense gondolun sersemliğini atamadığımdan kaldırıma oturup onları beklemiştim. Fazla hareketli şeylerden korktuğum için korku tünelini ben istemiştim; gondol iyi bir ders olmuştu bana. Sıranın başındaki yaşlı adam işini bitirip de ayrılınca önümde yalnızca bir kişi kaldı ama parayı verip bileti almaktan başka yapacağı bir şey olmamasına rağmen adamın işi bir türlü bitmiyordu. Sinirlenmeye başlamıştım. Uyarmak geldi aklıma ama adama şöyle bir bakınca korktum. Kirli sakallı, kirli yüzlü, esmer; orta yaşların başında; ince, uzun bir adam. Üzerinde, zamanında başkaları tarafından da kullanılmış ve taşıma nöbeti artık ona geldiği için haftalardır, bir gün bile aksatmadan, sokaklarda sergilenmiş bir emanet izlenimi bırakan, parlak, gri bir takım elbise.
            Adamın biletçiyle olan konuşması kısa sürede bir tartışmaya dönüşmüştü ve bu da bende bıraktığı izlenimi daha da kötü bir hale getirmişti. Muhtemelen serserinin biriydi,  cebinde de birkaç kuruştan fazlası yoktu. Elindeki para anca iki bilete yetiyordu; kâğıt bir beşlik ve iki bozukluk; yedi lira falandı galiba. Ama o ısrarla üç bilet istiyordu. Gondolda önümüze oturan serseriler kadar genç değildi; muhtemelen yeğenleri, çocukları için alacaktır biletleri diye düşündüm. Kızacak bir şey de yoktu aslında ama ben daha çok sinirlenmiştim şimdi; madem parası yoktu niye geliyordu buraya, ayrıca parklarda gezip tozana kadar bir işle uğraşsaydı parası da olurdu… Bir yandan bunları düşünüp adama kızıyordum bir yandan da kulak kabartıyordum tartışmaya. En sonunda adam iyice sinirlendi ve oyuncak arabaların olduğu yeri göstererek “Üçü de küçük zaten, bir arabaya bile sığarlar.” dedi bozuk Türkçesiyle. Biletçi, tavrını hiç değiştirmeden, mümkün olmadığını söyledi tekrar ve adam gişeden ayrılıp oyuncak arabaların olduğu tarafa yöneldi.
Gözüm adama takılmıştı; ne yapacağını merak ediyordum; tabi bir de bahsettiği çocukları. Biletçiye iki bilet dedim, parayı bıraktım ve tekrar arabalara döndüm. Gişeden “Bir liranız var mı?” diye bir ses geldi, algılayamadım ilk başta, sonra bozukluğu çıkarıp verdim, biletleri aldım ve arabalara doğru bakarak gişeden uzaklaşmaya başladım. Arkamdan önce “Hanımefendi!!!” diye bir ses duydum ardından da adım söylendi. Bilet alan arkadaşlarım unuttuğum para üstünü uzattılar. Parayı çantama koyarken gözüm adamın yanındaki üç çocuğa takıldı. Parayı koymaktan vazgeçerek çantamı kapattım ve elimi cebime attım. Bozukluk arıyordum. Dört liraya daha ihtiyacım vardı. Gişeye doğru ilerlerken çantamın ön gözlerini de karıştırdım ama dört lira çıkmıyordu. O sırada, biletleri adama veremem diye düşündüm, gururu incinir; üstelik bir de çocuklar vardı yanında. Hem ne diyecektim biletleri verirken; biz arkadaşlarla bilet almıştık ama acil bir işimiz çıktı, bunları çocuklar için kullansanız? Üç çocuk ve üç bilet; hiç de inandırıcı değildi. Ayrıca adam beni gişede görmüştü. Hem parkta dolaşırken de karşılaşabilirdik. Biletleri almaktan vazgeçtim. Aslında daha çok çantayı açıp cüzdanı çıkarmak zor geldiği için vazgeçmiştim biletleri almaktan. Bahanem de çoktu; cüzdandaki para bozuk değildi; bilet almak için tekrar sıraya girmem gerekiyordu ve önümde bir iki kişi bile olsa kızları bekletecektim; sonra, biletçi istediğim üç bileti o adam için aldığımı anlayacaktı ve benim hakkımda olumlu şeyler düşünecekti ama böyle şeyler gizli yapılmalıydı; öte yandan biletçi bunu gösteriş için yaptığımı da düşünebilirdi… Dedim ya, bahanem çoktu; hem arkadaşlarım hem biletçi hem de adam vardı aklımda. Evet, evet; vazgeçmek en doğrusuydu.
            Arkadaşlarıma doğru döndüm; biletleri almışlar ve beni bekliyorlardı. Tünele girmeyeceklerle birlikte sekiz kişiydiler ve koyu bir sohbete dalmışlardı. Onlara doğru bir iki adım attım ama aklım hâlâ çocuklardaydı. Olduğum yerde biraz bekledikten sonra elimi cebime atıp çocukların olduğu tarafa yöneldim. Bir yandan nasıl yapsam diye düşünürken bir yandan da cebimdeki parayla oynuyordum. Elim o kadar terlemişti ki avucumdaki para bile ıslatmıştı. Parayı çocuklardan hangisine verecektim? İki küçüğün boyları birbirine çok yakındı, yaşları en fazla üçtür diye düşündüm. Büyük olansa altı civarında gösteriyordu. Üçünün de yüzünde esmere çalan bir kir vardı. Sokaktan eve girmemekten olsa gerek, yüzleri gülümsedikleri zamanlardan kalma güneş lekeleriyle doluydu. Babaları(?) yanlarına geldiği zaman telaşlı bekleyişleri bir an için bir felaket resmi karaladı yüzlerinde ama kısa bir süre sonra umut da eklendi bu telaşlı bekleyişe; babaları arabaların başında, bekçiyle konuşuyordu. Bekçiyi ikna edememiş olacak ki üzgün döndü çocukların yanına. Üç çocuk, gitmek istemediklerini hissettiren bir yavaşlıkla takip etmeye başladılar adamı. Adam çocukların serzenişlerine utancını, eksiklik duygusunu bastırmak isteyen bir sesle cevap verdi; öfkesini çocuklardan çıkarıyordu. Bunun bir işe yaramayacağını fark edince, biraz da sakinleşmişti aslında, çocukları mutlu etme çabası içine girdi. Onlara “daha sonra” dediğini duyar gibi oldum. Belki de onlar için başka bir şeyler bulacaktı parkta. Bugün onların günüydü besbelli. İki küçük, adımlarını hızlandırdı; gülümseyen gözleriyle babalarına yetişmeye çalışıyorlardı; bir iki dakika öncesini unutmuşlardı bile. Ama büyük olan arkalarında hâlâ yavaştı, yüzünde de arabaya binememiş olmanın üzüntüsünden çok, kimseyi suçlayamamanın verdiği sıkıntı vardı. Çaresizlik. Babasına kızarak bir şeyler söylemişti ama sonra pişman olmuştu. Ne kadar yüzüne karşı onu suçlasa da suçlunun o olmadığını çok iyi biliyordu. Bunları aklı az çok erdiğinden beri biliyordu zaten; babası onları çok seviyordu ama istediği her şeyi alamazdı; eve gece geç saatlerde gelmesi, onlara neredeyse hiç vakit ayıramaması hep onları sevdiğindendi, onlara istediklerini alabilmek içindi. Babasına kızması hiç doğru olmamıştı, zaten çocuklarını oyuncaklara bindiremediği için yeterince üzgündü adam.
Parayı küçüklere veremezdim; hem babalarına çok yakındılar hem de ne kadar tembih etsem de yanlarından bile ayrılamadan beni babalarına göstereceklerdi. Sonra adam parayı geri verecek, utangaç ve mahcup bir şekilde teşekkür edecekti. Ya da sinirlenecekti bana; “Biz dilenci miyiz?” diyecekti. En mantıklısı büyük olandı, hem babasına hemen söylemeyecek, beni dinleyecek kadar aklı eriyordu, hem de para aldığı için gururu incinmeyecek kadar küçüktü.
Yanlarına geldiğimde büyük çocuk, babası ve küçüklerle yan yana yürüyordu. Dört kişilik bir dizi oluşturmuşlardı ve bir başında babası diğer başında da o vardı. Kalabalığa karışıp yanına gittim. Hafifçe eğilip “Bakar mısın?” dedim. Ürküp biraz geri çekildi. Şaşkın şaşkın yüzüme bakıyordu. Elimdeki parayı uzatarak “Bunu sana versem?” dedim; “Ama babana söyleme.”. Adamın fark etmesinden korkmama rağmen çocuğa gülümsüyordum. Tanımadığı birisi muhakkak korkutacaktı onu ama küçük bir çocuğun, üstelik babasının da pek parası olmayan, parayı kabul etmeyeceğini pek zannetmiyordum. Almak istediği bir sürü şey olduğundan emindim. Ama çocuk parayı eliyle itti ve benden kaçıp babasına biraz daha yaklaştı. Tam babasının pantolonuna sarılacaktı ki fark edilmekten endişelendiğim için, hızlı adımlarla yürümeye başladım; kaçtım. Çocuk beni göstermiştir korkusuyla da arkama bile dönüp bakmadım.
Yanlarına gittiğimde kızlar “Neredeydin?” der gibi bakıyorlardı. Beni görmemiş olmalarını ümit ederek sorulan soruları “Hiiç!” diye geçiştirdim ve korku tüneline girdik. Zeynep ve ben aynı arabadaydık. Zeynep, her ilginç bir şey görüşümüzde çığlık atıyordu. Bense tepkisizdim. Yüzümde sabit ve boş bir gülümseme vardı. Ara sıra içimden çığlık atmak gelmesine rağmen zorla gülüyordum, yüz kaslarım ağrıyordu. Çıkışta alnıma çarpan süpürge beni zıplattı ve küçük bir çığlık… Kapı açıldığında, biraz müstehzi bir edayla, kızlara Zeynep’i anlatmaya başladım. Çocuğu unutmak istiyordum. Kafamı dağıtmalıydım.
O gün parkta bir iki saat kadar daha vakit geçirdik. Gözüm hep onları aradı ve keşke biletleri alıp verseydim dedim. En azından oyuncakların başındaki bekçiye kendi ikramıymış gibi davranmasını söyleyerek biletleri verebilirdim. O zaman hiçbir sorun da çıkmazdı. Aslında büyük bir sorun yine olacaktı; asıl sorun da oydu zaten: Kim çantayı açıp da cüzdanı çıkaracaktı?  Dört lira için değmezdi bu kadar zahmete. Hem babalarının niye parası yoktu ki; çalışıp kazansaydı? Ne işi vardı buralarda, o çocuklar pekâlâ sokakta da oynayabilirlerdi.
***
Akşam eve trenle döndüm. On yıl olmuştu herhalde trene binmeyeli. Yer olmadığı için ayakta kaldım. Yüzüm cama dönüktü ve önümde esmer, yüzünde güneş lekeleri olan bir kız oturuyordu. Başını cama dayamıştı ve uykulu bir hali vardı. Yüzü en fazla on iki on üç göstermesine rağmen dağınık topuzu ve bir süre önce sarıya boyanmış kahverengi saçları yılların yorgunluğunu bir tren penceresinden atmaya çalışan ihtiyar bir kadın gibi gösteriyordu onu. Kıyafetleri, ayakkabıları, el çantası, bavulu, tokası… Hiçbiri yeni durmuyordu. Ya bir komşu, akraba tarafından verilmiş ya da arttırılan okul harçlıkları ucu ucuna yetiştirilerek alınmış eşyalardı muhtemelen; salaş, ucuz, eski, uyumsuz, yıpranmış… Aklıma parktaki çocuklar geldi. Onların kıyafetleri de böyleydi. Ama henüz böyle yorgun değillerdi. Ne de olsa parka eğlenmeye gelmişlerdi. Uzun süreden beri vakit geçiremedikleri babaları getirmişti onları. Bir ara moralleri bozuldu ama…
“Bunlar için değmez o kadar zahmete.” demeseydim içimden o gün onların günü olacaktı besbelli ama bir çocuk gülümseyişinin kimliği olmadığını nereden bilecektim ki ben. Yüzümde ne güneş lekeleri vardı ne de esmere çalan bir kir.
O gün benim günümdü besbelli. 

22 Mart 2012 Perşembe

Dünya da Beni Tutsun

Eşyaların, mekânların, renklerin, kokuların, her türlü şeyin farklı çağrışımları oluyor insanda. Bir koku beş yıl öncesinde gezdiriyor sizi, bir insanın peşinde; bir mekân çocukluğunuzda; bir renk unutulmaz bir anda… Henüz 4 yaşındayken oynadığınız bir eşyayı görmek, fotoğrafta bir yüzle karşılaşmak, tanınmayan birinden tanıdık bir söz duymak… Alıp götürüyor hepsi insanı, biraz yaşadığını hissettiriyor biraz da yaşlandığını… Peki ya bağlanmak bunlara, bir insana bağlanır gibi bağlanmak. Onun sizde yer edinmesinin bir mesele olmaktan çıkıp, sizin onda bir yer edinme çabasında olmanız. Nasıl mı, mesela yeşil sizi sevsin istiyorsunuz, size bir yer ayırsın, başka insanlara ayırdığından farklı bir yer, eğer varsa tabi yer ayırdığı başka insanlar. Sonra, haftanın belirli günleri uğradığınız mekânlar vardır, sizin değil bir sevdiğinizin odası mesela, işte uğramayınca özlesin beni oda diye geçiyor içinizden, masasının üzerindeki çikolatalara saldıran birisinin yokluğunu hissetsin, koltuklarında aradığı bir sıcaklık olsun ve raflarında gezinen bir ses… Size ait olamayacağını bildiğiniz şeylere siz ait olmak istiyorsunuz kısaca, mesela önünden gelenin geçenin eksik olmadığı bir bank. Hep birisini, bazen de birilerini beklemişsinizdir o bankta, ama artık o birileri geçmeyecektir oralardan ve bilirsiniz bunu, yine de oturursunuz bankta, alışkanlık? Hayır, alışkanlık değil bunun adı, totem gibi bir şey ama daha da fazlası. Dünyayla iletişimimi sadece insanlar üzerinden kurmak istemiyorum ben, bu kadar küçük bir dünyam olsun istemiyorum demek gibi bir şey bu. Herkesi özleyen biri vardır o küçük dünyasında ama herkesi özleyen bir oda, bir yeşil, bir turuncu, bir koku ve sık sık dokunduğunuz bir kapı kolu-sizin odanızın kapısına ait olmayan- var mıdır acaba? Evet, size ait olamayacağını bildiğiniz bir şeyin, birinin (ki herkesin) bir parçası olma isteği. Allah’a ait olduğunu bildiğimden mi bu kadar düşkünüm masivaya, yoksa bana ait olamayacağını bildiğimden mi? Belki de sadece iletişime geçmek istiyorum sahibiyle, ne kadar çok yolum varsa ona giden o kadar mı çok yaklaşırım acaba? Ya da sadece şahdamarını bulamayan birinin O’nu masivada araması. Olsun, hiç yoktan iyidir, en azından düşecek kadar yükselirsin ve kısmet, belki de düşmek üzereyken buluverirsin onu. Sen yer ayıramasan da, tutunamasan da ona, son anda o yakalayıverir seni, hep istediğin gibi. Bir yeşil’in, bir kokunun beni özlemesini beklerken tutunmaya çabaladığım dünya tusun istiyorum beni. Ölüm benim derdim olmasın ben ölümün derdi olayım, ne kaçayım ondan ve ne de onu arayayım, gelsin eliyle koymuş gibi bulsun beni, yormasın, üzmesin… Ölüm de dünyadan, o beklesin beni, bekleyen ben olmak istemiyorum. Hepsi senin, sen özle beni, konuşmasam da anla, yorma, unutsam da sen unutma,  isyanımı dua say, adaletine değil merhametine sığınıyorum.

25 Şubat 2012 Cumartesi

sanane...

Bir gün Ferdi Tayfur dinleyeceğim aklıma bile gelmezdi... Ama bazen gülmek de gerekiyor... Elimi hiçbir şeye sürmek istemediğim, bir çıkış yolu bulamadığım anlar için Peyami'ye bir arkadaş geldi... Peyami ve Leyla ile Mecnun... Absürd ikili?

31 Ocak 2012 Salı

Güncel ama Niteliksiz Zihinler

Şu aralar elimde Anthony D. Smith var, Millî Kimlik. Milliyetçilik alanında yaptığı çalışmalarla isminden söz ettiren Smith'in bu kitabı genel manada millî kimlik kavramını ele alıyor ve geçmiş çalışmalara referansla kavramı tanımlamaya, daha doğru bir ifadeyle yeniden inşaya girişiyor. Etnisite, kültür, din, dil, ırk... Bütün bu kavramlar millî kimlik bağlamında yeniden ele alınmış ve konuyla daha önceden hiç bir teması olmamış okurların bile genel bir bilgiye ve fikre sahip olmasını sağlayacak bir şekilde basitleştirilmiş. Öte yandan bu basitleştirme çalışmayı konunun uzmanları için değersizleştirecek bir şekilde de yapılmamış, aksine onların daha çok işine yarayacak bir hale getirmiş eseri çünkü Smith hemen hemen her konuya tarihten örnekler kullanarak açıklık getirmeye çalışmış kavramlara. Bu örneklerin çok bilinen tarihi gerçekler olması dediğim gibi kavramların konuya yabancı bir kafada şekil almasını gerçekten kolaylaştırıyor ama öbür taraftan bunlara önceden kafa yormuş insanların da aklında soru işaretleri bırakabilecek örnekler bunlar ve yeni çalışmaları gündeme getirebilecek. Çünkü epistemolojik bir sorun çıkıyor ortaya. Kavramları örnekler üzerinden mi okuyacağız yoksa örnekleri kavramlar üzerinden mi? Yani kitabın yazımında olmasa da, zira yazar örnekleri kavramlar üzerinden okumuş gibi görünüyor, okumasında bu tarz bir sorun söz konusu olabilir gibi gözüküyor. Ek olarak örneklerin kavramlarla eşleşip eşleşmedikleri de tarihçiler için bir çalışma alanı.

Ama bana bu metni yazdıran şimdiye kadar bahsettiklerimden daha çok gündemle ilgili. Son zamanların en çok gündemde kalan konularından birisi de Fransa'nın Ermeni Tasarısı. Kitapta, Ermeni Meselesi sık sık örnek olarak kullanılıyor ve Nazilerin Yahudi Soykırımıyla birlikte anılıyor. Kitap 1991'de yazılmış. Gerçek şu ki kitapta Ermeni Meselesi gayet sıradan ve herhangi bir örnek olarak kullanılmış gibi duruyor ama ilginç olan benim sanki asıl mevzuu buymuş gibi her Ermeni kelimesi geçtiğinde birden pürdikkat kesilmem. Beni ilgilendiren millî kimlik kavramının nasıl ele alındığı ve nasıl ortaya çıkmış olduğu (olması gerekiyor) iken, ben 20 yıl önce yazılmış kitabı gündem üzerinden mi okumaya kalkıyorum acaba? Konuyu ve kitabı bir tarihçi veya siyasetçi olarak ele almak gibi bir kaygım olmadığına göre, hatta derdim millî kimliğin oluşumunun Smith tarafından nasıl ele alındığını anlamakken bu yaptığım zihin karışıklığının göstergesi değil de nedir? Parçalı düşünememek, gündeme takılı kalmak, ve zihin bulanıklığı... Neden kendimiz değil de gündemler belirliyor zihnimizi, bu kadar niteliksiz miyiz? Güncel ama niteliksiz zihinler... Güncelliği ise siyasetin ötesine geçebilmiş değil.