6 Kasım 2015 Cuma

Krema Kutusu, Liberalizm Ve Cemaatçilik Üzerine


Şu yarım kaldığı için atılmak zorunda olan krema üzerinden Türkiye toplumunun nasıl liberal değil de communitarian (cemaatçi) bir toplum olduğunu izah etmeye çalışayım, krema özeli tüketim kültürü genelinde. Mesela bu kremayı tek kişi bitirmeniz pek mümkün değil, en azından çekirdek aile olabilecek kadar sayıda insan lazım. E al, kalanı sonra kullanırsın? Olmaz efendim, kapaklı satılan krema bulamadım ben hiç; kesmek ve en geç ikinci gün bitirmek zorundasınız o paketi. 

Tıpkı tek başına yaşıyorsanız karpuz, kavun vb. almamanız gerektiği gibi "fabrikalarda üretilen" kremayı, aslında pek çok yemeklik malzemeyi de almamalısınız. Çünkü üretim "self"ler (bireyler) için değil en küçüğü aile olan communityler (cemaatler) için yapılmakta ve bunu yaptığı için üreticiye de kızamazsınız zira son zamanlardaki kısmi değişime rağmen talep hala bu yönde.

Mesela tek yaşıyorsanız salata da istediğiniz gibi yapamazsınız çünkü alacağınız akdeniz kıvırcığı siz daha yarısını bitirmeden çöpe atılmak zorunda kalacaktır. Bunun için tek yaşamanız da gerekmiyor; cemaat/aile içinde birey olarak takılmaya kalktığınızda da durum aynı zira. Evde herkese ayrı malzemelerle ayrı yemek hazırlamak pek de mümkün değil.

E ama bu normal, tabi kavun, karpuz, kıvırcık tek yenemez, doğaya aykırı denebilir; ama aslında öyle değil. Üç günlük yıkanmış ve salata yapılmaya hazır parçalanmış kıvırcıklar, dilim kavun karpuzlar satılabilir ama bu Türkiye'de pek mantıklı değil zira pek çoğu çöpe gidecektir çünküüü liberal değil cemaatçi bir toplumuz.

Şikayetçi miyim? Pek sayılmaz zira liberalizmin zamanla getirdiği yalnızlaşmış atomik bireyler, cemaatin mukim üyelerinden daha çekici gelmiyor ve aynı noktaya götürüyor yine müslümanı: vasat olmak en iyisi:) 

12 Ekim 2015 Pazartesi

Bediüzzaman'a


firak



ölüm;
o rikkatli hüzün
ve firaktı belki de
                geceyi soluyan
ıstırabın teninde
incelirdi bakışlar
ve taşlı yollar için
saf hüzündü adımlar

oysa
bendim teninde
                ölümü oynayan
aheste bir gülün
Söz'e seyreldiğini
dokunuşlarda duyan
ölüme vakit varken
balmumu bir sandıktım
burçtan burca eriyen
(2009)


Haşim'e

Şiire dönmek iyi gelecek gibi belki ama bunu Hâşim: Sıradan Bir Hayalci  ile okumak daha iyi gelecek gibi

hayâl

karanfiller miydi yitirilen
yalnız sesleri miydi yoksa
uzakları inciler
Söz’le örttüğü zaman
bir lerzeydi geceler
ölümü soyunan
elemlere yürürken

çöllerdi belki yine
ay dudaktan kaybolunca
göllerde dirilen
kendi ağladı kendine
kendi biçti kefenini
güneşin seslerinden
güneşe çekilirken
(2007)


27 Eylül 2015 Pazar

Kahve ve "Ben"

Geçen yıllarda kahve tercihi ve kişilik üzerine bir çalışmaya denk gelmiştim ve bir cappuccino sever olarak çalışmanın dediklerine “Ben böyle miymişim yaaa!” demekten ziyade “Benle konuşmadan beni nasıl bu kadar güzel anlatabilirler!” şeklinde bir tepki vermiştim. Geçenlerde bir arkadaşla yine kahve mevzusu konuşulurken bu çalışma aklıma geldi çünkü biri çok sert biri çok yumuşak iki kahve ismini verdi aynı anda sevdiği kahvelerden bahsederken ve şaşırdım. Sonra da lisansın son yılında bir latte tiryakisi olduğumu hatırladım. Hâlbuki sadece bu aralar değil bu yıl hiç ağzıma bile süresim gelmedi latteyi ilginç bir şekilde. Haaa, ilginç mi dedim, aslında değilmiş çalışmaya/lara bakarsak:
Bu iki çalışma birbirinden farklı şeyler söylüyor gibi dursa da aslında birbirini tamamlayan şeyler söylüyor. Neyse, benim tecrübeme gelirsek, taa yazının başında kalemle çizilmiş bir cappuccinoiçicisi olduğumu söylemiştim zaten. Peki bu latteseverlik nereden çıkmıştı? Üstelik bir de normal latte de yetmiyordu ve karamellisini alıyordum. Ne değişmişti? Mesela üç dört ay öncesinde İngiltere’deyken, dört ay boyunca, günlük en az bir cappuccino içmiştim koca bir kupa. Lisans boyunca ise o koca kupa her sabah makineden aldığım ve bazen gün içinde sayısı artan küçük bir bardakla ikame edilmişti (ikame etmek ne ya, galiba ilk defa kullanıyorum, hâlbuki replace etmek demek gelmişti içimden çünkü zihnimde devamlı kullandığım bu “ikame” kelimesini ne konuşup yazarken kullanıyor ne de kelimenin kullanıldığına şahit oluyorum.). Ve birden bire latte denilen şey, hem de en tatlı ve yumuşak haliyle, karamelle birlikte girmişti hayatıma. Sonra aldığım derslerle, arkadaşlarla ve bazı hocalarla olan ilişkime ve genel olarak okulla olan ilişkime bu zamandan şöyle bir bakınca tam bir “neurotic comfort seeker” olduğumu fark ettim o yıl. Evet hem rahatına düşkün hem de nevrotik bir halim vardı, özellikle de son dönem. Mesela devam zorunluluğu olmayan dersleri bile kaçırmayan ben en çok devamsızlığı nasıl yaparım, okula en az nasıl uğrarım derdine düşmüştüm ve bir dersi sadece devamsızlıktan dolayı ucu ucuna geçtim yılların 90dan düşük notlarına burun kıvıran obsesif ineği olarak. Sırf ayıp olmasın, kırılmasınlar vs diye her dediklerini yaptığım, her istedikleri yere gittiğim ya da kırılsam da tek kelime etmediğim insanlara artık “hayır” diyordum ve gösteriyordum öfkemi. Yani tam bir “comfort seeker” olmuştum, içimi rahatlatıyordum boşaltarak ve onlar dert etsin biraz da diyordum. Ama bir yandan da hep gülüyordum ve çevremdekileri memnun etmek için küçük hediyeler veriyordum onlara. Mesela silgi hamurundan ellerimle yaptığım sevimli kalem süsleri, kitaplar, tahtadan ataçlar… Ve tabi o bitmeyen kararsızlık halim de iyice artmıştı; nereye başvuracaktım, hangi alanda çalışacaktım, direkt doktora mı yoksa bir yüksek lisans mı yapmalıydım önce, peki Amerika işi ne olacaktı ya da İngiltere’ye tekrar bir merhaba demeli miydim. Ve bunların hepsi bir araya gelince de bilin bakalım ne olmuş oluyordum bir rahat düşkünü olduğum kadar; evet, bildiniz: nevrotik, hatta bütün bunlara rahat düşkünlüğünün eşlik etmesiydi beni nevrotik yapan; ama belki ondan daha da çok tam bir cappuccinoiçer olmam.

Peki sonra ne mi oldu? Okul bitti, 5 yıllık bir macera bitti ve tabi latte de gitti. Sonra yüksek lisansa başladım ve topu topu haftada iki gün geldiğim okulda her seferinde en az iki cappuccino içiyordum yine çünkü iyi kötü eski ve doğal “ben” olmuştum. Lisansta makineden aldığım cappuccinolara hep şeker eklerdim çok az da olsa. Yüksek lisansınsa tadı tuzu yoktu okula bir türlü alışamadığım için. Hiç yüzüm gülmedi diyebilirim bir yıl boyunca ve fark ettim ki artık cappuccino da şekersizdi hayatımda, hiç şeker atma ihtiyacı hissetmemiştim. 

26 Eylül 2015 Cumartesi

Yeniden Merhaba

Hem hayırlı, mutlu bayramlar hem de yeniden merhaba demiş olayım bu şarkıyla ☺

Şarkının hakkını vermek istiyorsanız yanınıza küçükleri alıp dans etmelisiniz, serotonin ve mutluluk garantili bir tavsiye bu ve tecrübeyle sabit☺ Ayrıca muhtemelen ve inşallah buraya not düşeceğim sıkıcı şeyler için de şimdiden bir terapi olsun dedim.

Tekrar MERHABA☺☺