Geçen yıllarda kahve tercihi ve kişilik üzerine
bir çalışmaya denk gelmiştim ve bir cappuccino sever olarak
çalışmanın dediklerine “Ben böyle miymişim yaaa!” demekten
ziyade “Benle konuşmadan beni nasıl bu kadar güzel
anlatabilirler!” şeklinde bir tepki vermiştim. Geçenlerde bir
arkadaşla yine kahve mevzusu konuşulurken bu çalışma aklıma
geldi çünkü biri çok sert biri çok yumuşak iki kahve ismini
verdi aynı anda sevdiği kahvelerden bahsederken ve şaşırdım.
Sonra da lisansın son yılında bir latte tiryakisi olduğumu
hatırladım. Hâlbuki sadece bu aralar değil bu yıl hiç ağzıma
bile süresim gelmedi latteyi ilginç bir şekilde. Haaa, ilginç mi
dedim, aslında değilmiş çalışmaya/lara bakarsak:
Bu iki çalışma birbirinden farklı şeyler
söylüyor gibi dursa da aslında birbirini tamamlayan şeyler
söylüyor. Neyse, benim tecrübeme gelirsek, taa yazının başında
kalemle çizilmiş bir cappuccinoiçicisi olduğumu söylemiştim
zaten. Peki bu latteseverlik nereden çıkmıştı? Üstelik bir de
normal latte de yetmiyordu ve karamellisini alıyordum. Ne
değişmişti? Mesela üç dört ay öncesinde İngiltere’deyken,
dört ay boyunca, günlük en az bir cappuccino içmiştim koca bir
kupa. Lisans boyunca ise o koca kupa her sabah makineden aldığım
ve bazen gün içinde sayısı artan küçük bir bardakla ikame
edilmişti (ikame etmek ne ya, galiba ilk defa kullanıyorum, hâlbuki
replace etmek demek gelmişti içimden çünkü zihnimde devamlı
kullandığım bu “ikame” kelimesini ne konuşup yazarken
kullanıyor ne de kelimenin kullanıldığına şahit oluyorum.). Ve
birden bire latte denilen şey, hem de en tatlı ve yumuşak haliyle,
karamelle birlikte girmişti hayatıma. Sonra aldığım derslerle,
arkadaşlarla ve bazı hocalarla olan ilişkime ve genel olarak
okulla olan ilişkime bu zamandan şöyle bir bakınca tam bir
“neurotic comfort seeker” olduğumu fark ettim o yıl. Evet hem rahatına düşkün hem de nevrotik bir halim
vardı, özellikle de son dönem. Mesela devam zorunluluğu olmayan
dersleri bile kaçırmayan ben en çok devamsızlığı nasıl
yaparım, okula en az nasıl uğrarım derdine düşmüştüm ve bir
dersi sadece devamsızlıktan dolayı ucu ucuna geçtim yılların
90dan düşük notlarına burun kıvıran obsesif ineği olarak. Sırf
ayıp olmasın, kırılmasınlar vs diye her dediklerini yaptığım,
her istedikleri yere gittiğim ya da kırılsam da tek kelime
etmediğim insanlara artık “hayır” diyordum ve gösteriyordum
öfkemi. Yani tam bir “comfort seeker” olmuştum, içimi
rahatlatıyordum boşaltarak ve onlar dert etsin biraz da diyordum.
Ama bir yandan da hep gülüyordum ve çevremdekileri memnun etmek
için küçük hediyeler veriyordum onlara. Mesela silgi hamurundan
ellerimle yaptığım sevimli kalem süsleri, kitaplar, tahtadan
ataçlar… Ve tabi o bitmeyen kararsızlık halim de iyice artmıştı;
nereye başvuracaktım, hangi alanda çalışacaktım, direkt doktora
mı yoksa bir yüksek lisans mı yapmalıydım önce, peki Amerika
işi ne olacaktı ya da İngiltere’ye tekrar bir merhaba demeli
miydim. Ve bunların hepsi bir araya gelince de bilin bakalım ne
olmuş oluyordum bir rahat düşkünü olduğum kadar; evet,
bildiniz: nevrotik, hatta bütün bunlara rahat düşkünlüğünün
eşlik etmesiydi beni nevrotik yapan; ama belki ondan daha da çok
tam bir cappuccinoiçer olmam.
Peki sonra ne mi oldu? Okul bitti, 5 yıllık bir
macera bitti ve tabi latte de gitti. Sonra yüksek lisansa başladım
ve topu topu haftada iki gün geldiğim okulda her seferinde en az
iki cappuccino içiyordum yine çünkü iyi kötü eski ve doğal
“ben” olmuştum. Lisansta makineden aldığım cappuccinolara hep
şeker eklerdim çok az da olsa. Yüksek lisansınsa tadı tuzu yoktu
okula bir türlü alışamadığım için. Hiç yüzüm gülmedi
diyebilirim bir yıl boyunca ve fark ettim ki artık cappuccino da
şekersizdi hayatımda, hiç şeker atma ihtiyacı hissetmemiştim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder