“Seküler ve Dinsel: Aşınan Sınırlar”, Nilüfer Göle’nin yedi makalesinden oluşuyor. Farklı tarihlerde yayımlanan bu makaleler, kitaptaki sırasıyla, şu şekilde: Seküler-Dinsel Sınırlar: Benlik, Devlet ve Kamusal Alan (2010), Seküler Modernliğin Sorgulanışı (2010), Seküler İktidar Alanları: Medeniyet, Mekân ve Cinsellik (2010), Laiklik ile Avrupa İslamı Arasındaki Müzakere (2007), İslamın Görünürlüğü (2002), Sanat, İslam ve Kamusal Kültür: Viyana’da “Türk Lokumu” (2009) ve son olarak, Avrupa’nın İslam ile İmtihanı: Hangi Gelecek? (2006).
Metinlerin konuları genel hatlarıyla aynı. Dolayısıyla, her metin ayrı bir konuya, olaya odaklanmış olsa da, sık sık tekrarlarla karşılaşıyoruz. Göle, İslam-Avrupa, sekülarizm-din ilişkisini analitik bir bakış açısıyla ele alıyor. Yer yer karşılaştırmalı okumalar da yaparak sekülarizm-din ilişkisinin farklı coğrafyalarda nasıl işlediğini ve algılandığını da anla(t)maya çalışıyor. Bu değerlendirmeleri yaparken, Merve Kavakçı olayı, Fransa’daki islami başörtüsü meselesi, Hollanda’da Theo Van Gogh’un Müslüman bir göçmen tarafından öldürülmesi ve Viyana’daki “Türk Lokumu” heykeli meselesi gibi sekülerlik-din tartışmasının kamusal alanda da yankı uyandırmasına vesile olan örnekleri analiz ederek bunlar üzerinden de okumalar yapıyor.
Daha ilk metinden, Göle’nin bazı kelimeleri özellikle çok sık kullandığı dikkati çekiyor. Kitabın devamında da bu kelimeler, aralarına yenileri eklenerek tekrarlanmaya devam ediyor. Yani, Göle’nin dünyayı anlamak ve yorumlamak için oluşturduğu bir sözlükle karşılaşıyoruz kitapta. Her ne kadar nicel bakımdan büyük bir sözlük olduğunu söyleyemesek de nitel olarak çok yetkin ve Göle’nin düşünce sistemini anlamak için işlevsel bir sözlük bu. Dolayısıyla, kitabı bu kelimeler üzerinden okumaya çalışmak, bu incelemede yapılacağı gibi, kitapla daha rahat iletişim kurmayı sağlayacak gibi duruyor.
Avrupa ile İslam ve dinsel(benlik) ile seküler(benlik) arasındaki sınırlardan bahsederken Göle’nin en çok kullandığı kelimelerin başında belirsizlik, bulanıklık ve içi içe-geçme geliyor. Bu tercihleriyle, İslam-Avrupa ilişkisini bir tahakküm (sömürge geçmişi olan), ilerilik-gerilik meselesi olarak ele alan yaklaşımlara bir eleştiri getiriyor ve bu konuda yeni bir çerçeveye ihtiyaç olduğunu belirtiyor. Meseleyi çok-kültürlülük ve hoşgörü düzeyinde değerlendirmeninse artık doğru olmadığını zira ortada bir karşılaşmanın, yüzleşmenin, dolayısıyla da bir etkileşimin ve farkındalık-ın olduğunu söylüyor. Göle’nin ifadesiyle “(ç)okkültürcülük farklılık meselesini bir kimlik meselesi olarak ele alır, ama faillik, toplumsal etkileşim ve müphemlik meselelerini görmezden gelir” (116) ve bu ele alış tarzı da onu meseleyi anlamada yetersiz kılıyor. Bu karşılaşmanın ve etkileşimin mekânı olması nedeniyle de kamusal alan, meselenin merkezindeki unsurlardan biri hâline dönüşüyor. Göle, kamusal alanın bakış açısı çoğulluğuyla oluştuğunu söylüyor ve onu “bireylerin performansları ve eylemleri yoluyla kendilerini başkalarına gösterdikleri yerdir; göz açıp kapayıncaya kadar kısa süren ânın ürünüdür, yani kati olarak değişmez değildir, eylem, çatışma ve çarpışmayla oluşur” (127) şeklinde tanımlıyor. İslamın, alışılagelmiş olandan farklı olarak kamusal alanda dinsel görünürlük talebinde bulunması ve bu süreçte, kamusal alanda, simgesel, performatif ve söylemsel bir görünürlük kazanmasıyla kamusal alanın zımni-seküler kurallarının ve normlarının da gün yüzüne çıktığını belirten Göle, bu görünürlük talebinin var olan seküler normlara bir eleştiri ve meydan okuma olduğunu dile getiriyor. Göle, sık sık bahsettiği örtünme meselesi ve bunun tarihsel süreciyle de belirsizliğin ve iç içe geçmenin seküler(benlik) ve dinsel(benlik) arasında da oluştuğunu gösteriyor. Kadınlar ve dolayısıyla cinsiyet ve cinsellik, aradaki müphemlik-in (bir mekân olarak) en önemli aktörlerinden. Batı-dışı sekülerlikler, farklı sekülerizmlerin kendi içlerindeki dönüşümleri, kökenleri, iddiaları, devletle ve “benlik”le olan ilişkileri, İslamcılık, İslam’ın siyasallaşmasıyla birlikte küreselleşmesi, Avrupa’nın Müslüman göçmenlerle olan ilişkisi gibi konular da Göle’nin üzerine kafa yorduğu meseleler arasında.
Göle, belirtildiği gibi, seküler-dinsel ayrılığının bozulduğunu söylüyor ve ekliyor “(b)irinin diğerinin ardından geldiğini ve ikisinin de kategorik bir özdeşliği olduğunu öne sürmek yerine, ikisi arasında hem çatışmalar hem de yeni bileşimler olduğunu düşünmeliyiz” (25). Aynı tespiti yer yer Avrupa-İslam ikilisi için de yapıyor ve çaprazlama bir yorumlamaya girişerek meseleyi “ortaklık” bağlamında ele alıyor; zamansal ve mekânsal bir ortaklık. Belki de müphemlik-i ortaya çıkaran şey de bu ortaklık. Göle’nin bu yorumunun anımsattığı şeyse diyaloji, ki bu kelimeyi, çok sık olmamakla birlikte, kendisi de kullanıyor. Edgar Morin’den iktibasla söyleyecek olursak:
“Diyalojik ilke ya da çokmantıklılık ilkesi, iki veya çok sayıda farklı “mantığın” aynı birlik içinde karmaşık (tamamlayıcı, rekabet ya da aykırılık durumunda) bir biçimde birbirlerine bağlı oldukları ama, birlik içinde ikiliğin (dualite) yitirilmediği anlamına gelir. Nitekim Avrupa kültürünün birliği yaratan şey, Yahudi-Hıristiyan-Yunan-Roma sentezi değildir, her biri kendi mantığına sahip olan bu kertelerin, yalnız tamamlayıcılık değil, bunun yanı sıra rekabet ve aykırılık ilişkileri içinde bulunmalarıdır; diyalojik dediğimiz şey de tam budur” (Morin, 29).
Göle’nin, seküler-dinsel, Avrupa-İslam arasındaki sınırların aşınmasından ve bir belirsizlikten kastettiği tastamam bu. Sekülerin, din kaynaklı olsun veya olmasın, “benlik” ve dolayısıyla toplum mantığıyla, dinin, bilhassa da İslam’ın, “benlik” ve toplum mantığı birbirinden farklıdır. Seküler benlik, kendini özgürleşme, bedenin kamusal alanda özgürce sergilenmesi, cinsel özgürlük, cinsiyet eşitliği, kadın ve erkeklerin sosyalleşmesi gibi olgular üzerinden gerçekleştirirken; İslami (sofu) benlik, kendini bu özgürlüklerin sınırlanması üzerinden, daha doğru bir ifadeyle kendini bu olgulardan, seküler normlardan özgür kılarak, nefis terbiyesiyle, gerçekleştirir. Özetle, ikisinin benlik (inşası) ve özgürlük mantığı birbirinden çok farklıdır. Bu farklılığı, diyalojik olarak okumamızı sağlayan şey de, zannediyorum ki İslam’ın kendini kamusal alanda görünür kılmasıyla ortaya çıkan karşılaşma ve etkileşim. Zira, Göle’nin iç içe geçmişlik dediği şeyin, içinde ikiliğin yitirilmediği birlikten farklı olmadığını düşünüyorum. Kitapta çok kere bahsi geçen, kamusal alanda var olan örtülü kızlar da bunun en büyük örneği. İslami bir mantıkla, örtünerek, sekülerizmin özgürlük anlayışına getirdikleri eleştiriyi farklılıkları olarak ortaya koyan bu kadınlar, mahremi kamusal alana taşımaları ve sosyalleşmeleri bağlamında da bir birlik-in oluşumunu mümkün kılıyorlar, en azından zamansal ve mekânsal olarak. İşin Avrupa-İslam tarafına geldiğimizdeyse, Göle, İslam’ın, Avrupa’da artık yerli-yurtlulaştığını ve bundan dolayı ikisi arasındaki ilişkinin dışsal bir ilişki olmadığını söylüyor. Yani, Avrupalılaşan bir İslam ve İslam’ı günlük pratiğinin bir parçasına hâline getirmekte olan-getirmiş bir Avrupa söz konusu. Göle’nin bu ifadeleri, okuru yine, bu Avrupalılaşan İslam’ı da Avrupa kültür birliğinin, Yahudi-Hıristiyan-Yunan-Roma gibi, diyalojiyi oluşturan mantıklarından birisi olarak okumaya götürebiliyor; yeni Avrupa’nın bir parçası olarak İslam.
Göle’nin genel yaklaşımına gelindiğinde, ilk dikkati çeken husus radikal bir çözüm önerisi sunmak yerine yeni bir paradigma-çerçeve önerisinde bulunması. Bu paradigmanın genel hatlarını da yukarda zikredilen (italik) kelimeler, meseleler oluşturuyor. Batı-dışı modernleşmelerin-sekülerleşmelerin de olduğu, İslam’ın Avrupa’yla ve sekülerizmin dinselle olan ilişkisinin bulanıklaştığı, etkileşimlerin yaşandığı bir sürecin kabulü üzerine kurulması gereken bir çerçeveden bahsediyor Göle. Ama süreci okumayı, anlamayı ve analizi mümkün kılan bu çerçevenin, sürecin yarattığı problemlere nasıl bir cevap verebileceği, çözüm önerisi getirebileceği hakkında bir şey söylemiyor. Muhtemeldir ki bu sessizliği Göle’nin, böyle bir paradigmanın mümkün kıldıklarıyla, zaman içerisinde çözümü kendiliğinden getireceği beklentisinde olması şeklinde yorumlayabiliriz ya da pek umut verici olmayan bir bakış açısıyla, çözüm diye bir şeyin olmadığı ve bu diyalojinin böylece sürüp gideceğine inandığı şeklinde. Kim bilir belki de bu diyalojiyi anlamak ve analiz etmek tek başına bir çözümdür. Ama bu, doğru olsun veya olmasın, Göle’nin anlama ve analiz konusunda son derece başarılı bir şekilde bizlere yardımcı olduğu gerçeğinin onu –şayet varsa- çözümün bir parçası kıldığı da işin bir diğer tarafı olarak karşımızda duruyor. Böylesine kapsayıcı ve analitik bir çerçeve sunabildiği için zihinsel doygunluk arayanlara iyi bir yol arkadaşı “Seküler ve Dinsel: Aşınan Sınırlar”, özellikle de bıraktığı soru işaretleriyle.
*Morin, Edgar. Avrupa'yı Düşünmek. Çev. Şirin Tekeli, Afa Yayınları, 1995-İstanbul
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder